Deneyimden Geleceğe: Akademik Başarı ve Hayat Becerileri (Prof. Dr. Kayıhan İçel)

Haber Tarihi: 17.11.2017
07 Kasım 2017 tarihinde yapılan “Akademik Başarı ve Hayat Becerileri” dersinin öğretim üyesi, İstanbul Ticaret Üniversitesinde Ceza Hukuku Öğretim Üyesi ve Hukuk Fakültesi Dekanı olarak görev yapan Prof. Dr. Kayıhan İçel idi.

Hayatının büyük bir bölümünü akademik camiada geçiren Prof. Dr. Kayıhan İçel, bulunduğu konuma hangi aşamalardan, nasıl geldiğini anılarından yola çıkarak özetlemeye çalışacağını; öğrencilerimiz bir model oluşturabilsinler, kendi yeteneklerini keşfedebilsinler diye böyle bir yol izleyeceğini belirterek dersine, “Hukukçu olma arzusu bende nasıl oluştu?” sorusunun cevabıyla başladı:  

“Haydarpaşa Lisesi ikinci sınıftayım, dersimiz sosyoloji. Hocamız Osman Pazarlı, bize dersiyle ilgili ödevler verirdi. Bana Hukuk Sosyolojisi alanında bir ödev verdi. Üzerinde çok çalışarak hazırladığım ödevi hocamıza teslim ettikten sonra bir de sunum yaptım. Çalışmamı çok beğenen hocam, “Sen iyi bir hukukçu olursun” dedi. Onun bu sözü aklımın bir köşesine yerleşti.”

“Yükseköğrenimimde İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini seçtim ve birinci sınıftaki bütün yazılı sınavlarımdan geçtim. O yıllarda ayrıca sözlü sınav zorunluluğu vardı; bir dersten geçmek için yazılı sınavda başarılı olanlar sözlü sınava girerlerdi. Anayasa Hukuku dersine Tarık Zafer Tunaya giriyordu. Benimle beraber iki arkadaşımı daha sınav odasına aldı, hepimize aynı soruyu sordu. Birinci arkadaş doğru cevap verdiği halde ‘olmadı’ dedi. İkincisi biraz daha eklemeler yaparak cevap verdi, onun cevabını da beğenmedi. Ben hocanın, malum bilgilerin dışında bir değerlendirme yapmamızı beklediğini anladım ve soruyu ona göre yanıtladım. Hoca cevabımı beğendi ve ‘Sende hukuki tefekkür yeteneği var’ dedi. Yani hukukçu gibi düşünebilme yeteneği var, demek istedi. Onun bu sözleri benim hevesimi artırdı. Yine aynı yıl, bir başka dersin, Roma Hukuku dersinin sözlüsüne girdim. Alanında çok iyi bir akademisyen olan hocamız Türkan Rado bana ‘Nemo plus juris kuralını anlat’ dedi. Ben ‘Nemo plus iuris ad alium transferre potest quam ipse habet; yani ‘Hiç kimse sahip olduğu haktan fazlasını başkasına devredemez’ dediğimde hocam çok heyecanlandı ve Roma Hukukuna ait başka Latince kurallar bilip bilmediğimi sordu. Ben de bildiğim kuralları sıraladım. Beni kimse bu Latince sözleri ezberlemeye zorlamadı, içimden çalışmak geliyordu, o branşa yatkın olduğumu hissediyordum. Bakın bugün bile unutmadığım bu sözler, sizin yaşlarınızda üniversite eğitimim sırasındaki sıkı çalışmamın bir sonucudur.”

“İkinci sınıfa geçince öğrenciler tarafından tanınmaya başladım. Benden yaşları oldukça büyük olanlar,  ‘Sen çok çalışkansın, birlikte çalışalım mı?’ dediler. Kabul etmem üzerine, birlikte çalıştığımız arkadaşların hepsi başarılı olarak, üniversiteyi bitirdiler. İkinci sınıftaki bir başka anımı, benim buralara gelmemde etkisi olduğu için sizinle paylaşmak istiyorum: Ceza hukuku dersinin sözlü sınavını Sulhi Dönmezer yapıyordu. Yaz günüydü, cevabım bittiğinde hoca yerinden kalktı, gömleğinin üzerine ceketini giydi, kravatını düzeltti ve yanıma gelerek ‘seni tebrik ederim’ dedi. Hocanın bilgiye karşı bu saygılı davranışı beni çok etkilemiştir.”

En kuvvetli yönünün sıkı çalışmak olduğunu vurgulayan Dekanımız, bir başka anısından hareketle, kişinin kendi bilgisine güvenmesinin ne kadar önemli olduğu mesajını verdi: “Ben esaslı çalışırım, en güçlü tarafım budur. Sınavlarıma da çok titiz hazırlanırdım ve bu yüzden bilgime çok güvenirdim. Siz kendi bilginize güvenmezseniz başkalarının bilgisini doğru olarak kabul etmek zorunda kalırsınız. Üçüncü sınıftayız bütçe sınavına giriyoruz. Bir arkadaşım geldi, ‘Senin arkanda oturabilir miyim?’ diye sordu. ‘Ben en önde oturacağım, sen nerede istersen otur’ dedim. Meğerse onun arkasında biri, onun arkasında başka biri derken arkamda dersliğin sonuna kadar bir sıra olmuş. Sorulan bir soruda bütçenin safhalarını açıklamak gerekiyordu. Arkaya kadar giden zincirde nasıl bir kopukluk olmuşsa, en arkadaki bütçenin sofraları diye açıklamaya çalışmış cevabı. ‘Peki, gerisini nasıl getirdin?’ diye sordum. ‘Bütçe büyük bir sofradır, herkes gelir ondan bir parça alır, karnını doyurur diye açıkladım’ dedi. Bilgi olmayınca muhakeme de olmuyor tabii. Bu ilginç anımı hiç unutamam.”

“Son sınıfta mezuniyet sınavlarına gelelim. O zaman mezun olmak için sınavlardan çoğunun yazılı ve sözlüsünden geçmeniz gerekiyordu. Yazılılarımdan zaten hep yüksek notlar almıştım, her dersin sözlüsünde de hocalar ne soruyorlarsa cevaplıyordum. Bu şekilde Hukuk Fakültesi lisans dönemi bitmiş oldu.

Üniversite bitiminde bazı branşlarda asistan alınacağı haberi çıktı. Akademik hayatta olmayı çok istiyordum; ama girişken bir genç olmadığım için hocalar beni görünce tanısalar da ismen bilmiyorlardı. Ben de gidip asla ‘Asistanınız olmak istiyorum, bana yardımcı olur musunuz?’ diyemezdim. Sulhi Dönmezer hocamızın çok sevdiğimiz bir sekreteri ablamız vardı. Arkadaşlar, Nermin hanıma benim asistan olmayı çok istediğimi; ama bunu hocaya söyleyecek cesaretimin olmadığını iletmişler. Beni tanıyan Nermin hanım, hocaya gidip ‘Asistan kadrosuna layık saygılı ve çalışkan bir çocuk var’ diyerek adımı vermiş. Dönmezer Hoca beni yanına çağırdı, görünce tanıdı tabii. Hangi yabancı dili bildiğimi sordu. ‘İngilizce’ deyince, ‘Buraya Almanca bilen biri lazım, Almanca bilen yok; fakat sen öğrenirsin ’ dedi; böylece fakültemin ceza hukuku kürsüsüne asistan oldum. Asistanlığım süresince hocanın bütün kitap tashihlerini yaptım, bugünkü gibi kolay değil o zaman bu işler. Benim yaptığım düzeltmelerde bir tane hata yok; çünkü kendi işim gibi özen gösterirdim. Çalışkanlık ve gayret çok önemlidir. Neyse, tüm seminerleri tamamladım, süreçte yer alan tüm sınavları ve yeterlik sınavını da vererek, doktora tez aşamasına geldim. Hazırlayıp savunmasını yaptığım ”Ceza Hukukunda Taksirden Doğan Sübjektif Sorumluluk” konulu tezimle hukuk doktorasında “Pekiyi” derece aldım.

Dekanımız, yurtdışına gidiş serüvenini ve orada yaşadıklarını şöyle anlattı:  “İyi bir akademisyen olmak için yurtdışına gidip yabancı dil öğrenmenin çok gerekli olduğunu biliyordum. Ailemde akademik hayatta kimse yok, arkam yok, varlıklı değiliz. Ben memur çocuğuyum, babam Albay idi. Yalnız ailemde akademisyen yok, derken bir parantez açayım. Benim yetiştiğim dönemde yok. Yıllar sonra öğrendiğim bir bilgi var. O da babamın dedesinin Osmanlıda şeriat hukukçusu olduğu. Bilmem benim hukukçuluğuma genetik katkısı olmuş mudur; ama büyük dedemin, döneminde çok saygın bir kişi olduğu belgelerden anlaşılıyor. Parantezi kapatalım, yurtdışına gidecek param yok. Almanya’ya gidip Almanca öğrenmek istiyorum. Sadece trenle gidiş parası lazım, Almanya’ya bir gitsem kendime o kadar güveniyorum ki geçim paramı çıkarırım, diye düşünüyorum. Ailem bir bilet parası bile veremedi. Bu yönde elimden tutan, yol gösteren bir Allah’ın kulu yok. Burs almak da şimdiki kadar çok seçenekli ve kolay değil. DAAD (Deutscher Akademischer Austauschdienst) diye bir Alman bursu var, ona başvurdum, kabul yazısı ancak doktora bittikten iki ay sonra geldi. Önce beş ay boyunca Goethe Enstitüsünde Almanca dersleri alacağım. Dil kursu bittikten sonra aylık 400 mark verecekler, bugünün parasıyla 400 TL civarı. Bu arada evlendim, yüküm arttı. Evimiz yok, eşimi ve çocuğumu ailemin yanına bırakarak Almanya’ya gittim. Bu burs, sadece hukuk değil, her alanda dünyanın her yerindeki öğrencilere verilen bir burs. Sınıfta Fransızı, Hintlisi, Çinlisi, Güney Amerikalısı var. Hintli bir hekimle tanıştım, bana ne kadar burs aldığımı sordu. Meğer o, 800 mark alıyormuş, benimkinin iki katı. Bu adaletsizliğe çok canım sıkıldı, hemen burs ofisinin merkezine, henüz olgunlaşmış, kırık dökük Almancamla durumu anlatan bir mektup yazdım ve hakkımı istedim. Bana gelen cevapta, bunun benim ülkemin sorunu olduğu, doktor olduğumu bildirmedikleri yazılıydı. Ben tekrar, elimde doktor olduğuma dair belgem olduğunu, eğer hak ettiğim bursu vermezlerse bu durumu uluslararası bir sorun olarak göstereceğimi yazdım. Bir süre cevap gelmedi. Bu arada Goethe Enstitüsündeki dersler bitti, ben Almanya’nın Freiburg i.Br. şehrine geçtim, ailemi de getirttim ama çok büyük maddi sıkıntılar içindeyim. Kendime olan güvenimden başka bir şeyim yok. Ailemin yanıma geldiğinin hemen ertesinde posta kutumda burs ofisinden gelen bir mektup buldum. Yetkililer, durumumu tekrar incelediklerini, haklı bulunduğumu ve bursumun 800 Marka çıkarıldığını yazıyorlardı. Mektupta ayrıca evli ve çocuklu olduğum için bir de aile yardımı yapacakları ve son haliyle bursumun 1250 marka yükseldiği bilgisi vardı.  Eksik yatan önceki ayların farkını da topluca, üniversite veznesinden alabilecektim. Birden çok zengin olmuş gibi hissettim kendimi. Bu mücadelemden sizlerin çıkarması gereken sonuç: Haklı olduğunuza inandığınız konularda yasal yollardan ayrılmadan sonuna kadar mücadele etmelisiniz. Mücadele vermeden başarılı olamazsınız.

Prof. Dr. Kayıhan İçel, sözlerine şöyle devam etti: “Doçentlik tezimi Almanya’da yazdım. Türkiye’ye dönüşümde tüm sınav aşamalarından başarı ile geçerek Üniversite Doçenti ve yıllarca süren önemli çalışmalardan sonra oldukça genç yaşta, 38 yaşında, Üniversite Profesörü oldum. Zaman içerisinde İstanbul Üniversitesinde Kürsü Başkanı, Bölüm Başkanı, Rektör Yrd. ve Rektör Vekili görevlerinde bulundum. 2005 yılında İstanbul Ticaret Üniversitesine geldim. Bugüne kadar birçok hukukçu yetiştirdim. Çoğu mesleklerinde çok iyi yerlere geldiler. Akademik çalışmalarımı hiçbir zaman bırakmadım. Ceza Hukuku ve Kitle İletişim Hukuku alanında yaptığım yayınlar devam etmektedir. Yayınlarımın çoğuna Yargıda ve Bilimsel Çalışmalarda kaynak olarak başvurulmaktadır. Ayrıca bir süredir Hukuk Fakültemizin Dekanı olarak hizmet vermekteyim.”.

Prof. Dr. Kayıhan İçel dersin sonunda, öğrencilerimize seslenerek konuşmasından çıkarılması gereken sonuçları şu şekilde belirledi:

Eğitim öğretim görülen branşta başarı sağlayabilmek için o branştaki bilgileri severek öğrenmek ve severek uygulamak gerekir. Bu meslek sevgisi bazen kişinin yapısında doğrudan yer alır, bazen ise zamanla kazanılır. Sonradan kazanımda kişinin bulunduğu ortam ve duyulan ihtiyaçlar büyük rol oynar.”

“Benim önerim, severek öğrendiğiniz ve severek yaptığınız bir işi (örneğin yükseköğretim) başkaları ile yarışma durumuna girmeden, zaman içinde kendinizi aşarak ve geliştirerek gerçekleştirmenizdir. Özetle, başarı için kişinin kendisini tanıması ve kendine uygun yöntemlerle gelişimini sağlaması bence çok önemlidir. Belirtelim ki yükseköğrenimin o branşına başkalarıyla yarışarak girilmiş olsa dahi, eğitimde yarış yerine özgüvenli bir gelişimle hedefe ulaşılmalıdır.”

“Kendine uygun yolu ve yöntemi belirledikten sonra, özverili bir şekilde çalışmak, daha iyi olmak için çaba göstermek ve bütün bunları zaman içinde bilinçli bir aşama sırasına koyarak gerçekleştirmek gerekir. Zirveye ulaşabilmek için, önce alt basamaklardan geçilmesi gerektiği ve zamanla tepeye ulaşılabileceği unutulmamalıdır.”

“Bireysel sosyal kültürün geliştirilmesi, mesleki başarıda önemli rol oynar. Bu nedenle sosyal kültürünüzün her yönüne önem veriniz ve her aşamada kazandığınız kültürel bilgilerin mesleki başarınızdaki yararlarını izleyiniz, irdeleyiniz.”

“Mesleki başarıda yakın çevre ve aile çevresi ile sağlanan uyumun da çok önemli bir yeri olduğunu unutmayınız. Başkalarına yararlı olmanın verdiği mutluluğun, mesleki başarının en önemli destekçisi olduğunu değerlendirme konusu yapınız.”

“Son olarak kendinize önem veriniz. Bu şekilde sizi örnek alanlara da önem vermiş olursunuz.”

Hocamızın içten ve samimi bir anlatımla işlediği dersten öğrencilerimiz, sordukları sorulara aldıkları cevaplarla oldukça mutlu ayrıldılar.
                                                                                 
Üniversite Ortak dersleri Koordinatörlüğü