Deneyimden Geleceğe: Akademik Başarı ve Hayat Becerileri (Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu)

Haber Tarihi: 31.10.2017
24 Ekim 2017 tarihinde yapılan “Akademik Başarı ve Hayat Becerileri” dersinin öğretim üyesi, İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu idi. 

Çalışma hayatının büyük bir bölümünü kamu kuruluşlarında, üst düzey görevlerde geçiren Yazıcıoğlu; 1994-2002 yılları arasında Ankara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi Dekanı, din, vicdan ve teşebbüs özgürlükleri tartışılmaya başlandığı için çok hareketli geçen 1987-1992 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanı, 1993-1997 yılları arasında YÖK üyesi, 1996-2002 arasında UNESCO Türkiye Milli Komisyonu Üyesi, 2002-2011 yılları arasında Ak Parti milletvekili, 2006-2012 yılları arasında Ak Parti MKYK üyesi, 2007-2009 yılları arasında Devlet Bakanı olarak görev yapan Dekanımız, 2012 yılından itibaren de Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi olarak Ticaret Üniversitesinde çalışmakta olduğundan bahsetti.

Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu’nun öğrencilerimize verdiği ilk mesaj, üniversite yıllarını en iyi şekilde değerlendirmeye çalışmaları yönünde oldu: “Eğitim hayatının önemli bir safhasındasınız. Başta işi ne kadar sıkı tutarsanız o kadar başarılı olursunuz. Bu dönemlerin kıymetini bilin, zamanı iyi değerlendirin. En çok kitap okuyabildiğiniz ve etkinliklere katılabildiğiniz bir dönemdesiniz. Mezuniyet sonrası hayatın koşturmacasına kapılınca fırsat bulamayacaksınız. Biz üniversite yıllarında kitap okumaya çalışırdık, o kadar kitap okuma imkânını bir daha da hiç yakalayamadık.”

Dekanımız, rekabetin çok arttığı günümüzde başarılı olmak, öne çıkmak için ne yapmaları gerektiği hususunda öğrencilerimize şu tavsiyelerde bulundu: “Öncelikle istediğiniz alanda, sağlam bir hedef belirlemeniz ve o hedefe ulaşmak için severek, özveriyle çalışmanız lazım. Hayatın her alanında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. İki yüze yakın üniversite var ve her yıl binlerce mezun veriyorlar. Bu mezunların hepsi alanında benzer eğitimler alıyor. Sizin diğer mezunlardan bir farkınız olmalı, farkındalık yaratabilmeniz gerekli. Sizi diğerlerinin önüne geçirecek olan ise donanımınız ve birikiminizdir. Sağlam bir altyapının temelleri öğrencilik yıllarında atılır. Şimdi sizin için eksiklerinizi giderme ve kendinizi geliştirme zamanıdır. Yabancı dilinizle ilgili sıkıntınız mı var, bir an önce o sorunu gidermeye çalışın, bir dili çok iyi bilin; hatta ikinci bir dili öğrenmek için çabalayın. İş görüşmelerinde artık ‘İkinci diliniz ne?’ diye soruluyor. İşveren haklı olarak işini en ciddi, en iyi şekilde yapanı almak istiyor. İş dünyası çalışanında nitelik arıyor, nitelikleri karşılamanız lazım. Belli yerlere gelmek, sıçramak çok zorlaştı. Rakiplerinizin karşısında sağlam durabilmek için kendinizi iyi yetiştirmek zorundasınız.” 

Dekanımız, işine sahip çıkmanın, işini layıkıyla yapmanın, sadece maddi değil manevi ecrinin de olduğuna değindi: “Çalıştığınız işin hakkını vermelisiniz. Bir kere şunu unutmayın: İşin büyüğü, küçüğü olmaz. Her iş kendi çerçevesinde önemlidir. İnsan yaptığı işi seviyorsa, benimsiyorsa hakkını verir, başarılı olur. Bazı insanlar vardır, bir işe girmek için her türlü yolu denerler; işe girdikten sonra ise işini doğru düzgün yapmaz, söylenir dururlar. Başarısızsan veya bir memnuniyetsizlik yaşıyorsan, başkalarını mağdur etmemek için o işi bırakacaksın. Bir yeri dolduramıyorsanız hem kendi kişiliğinize saygınız hem de başkalarının vebali altında ezilmemek için ayrılmanız en doğrusudur. Gerektiğinde istifa edebilmek bir erdemdir. İnsan işini hakkıyla yaptığında sadece maddi olarak değil, manevi olarak da karşılığını alır. Kuran’da ‘İşi dosdoğru yapmak’ emredilmiştir. Kişi üstlendiği işin hakkını veremezse çok büyük vebal altında kalır. Liyakat ve ehliyet önemlidir. Bu aralar çok gündemde, peki nedir liyakat ve ehliyet? Diyelim ki iş alımında söz sahibisiniz; o işe layık ve ehil olanı yani en uygun ve mahir olanı seçmekle mükellefsiniz; çünkü kul hakkından dolayı, işin vebali boynunuzadır. Kul hakkına şöyle bir misal verelim: Yolda giderken canınız ağaçtaki elmalardan çekti. Bir tanesini kopardınız, yediniz. Sonra o ağacın sahibinden izin almadığınız aklınıza geldi. Ne yaparsanız? O kişinin kapısını çalar, elmanın ücreti ne kadarsa ödemek istersiniz. Muhtemelen o kişi de “Ne parası? Helal olsun!” diyecektir. Siz böylece helalleşmiş olursunuz, sorun da basitçe çözülür; ama eğer bir kuruluşun başında ehil olmayan biri varsa ve onun yüzünden çalışanlar mağdur oluyorlarsa bu da kul hakkıdır. Bu hakkın telafisi mümkün değildir. İşinizin hakkını vermediğinizde büyük bir manevi sorumluluk yüklenirsiniz. Bunun tersine, işinizi gerektiği gibi, dosdoğru yaptığınızda ise sadece maddi değil manevi ecir de kazanırsınız. Demek ki manevi ecir, sadece ibadetle olmaz. Burada ibadeti önemsemediğim gibi bir anlamı çıkarmayın sakın; demek istediğim ibadet hesabı kişiyle Allah arasındadır, başkasını ilgilendirmez. Yani benim ibadetimin size bir faydası veya zararı yoktur; ama yaptığınız işin hakkını veremeyince ondan olumsuz etkilenenler mağdur olur, zarar görür. Olumsuzluklar sadece haksızlığı yapan kişiye değil, o kişiyi o vazifeye getirene de döner. Kul hakkı konusunda çok hassas olmak lazımdır. Mesele, işin esasını kavrayıp o esasın hakkını verebilmektedir. İnsan iyi niyetle çabalarsa sonuç da başarılı olur. 

Prof. Dr. Mustafa Said Yazıoğlu’nun öğrencilerimize verdiği bir başka tavsiye, onların hayattaki duruşlarıyla ilgiliydi: “Yaşamda bir saygınlığınız, duruşunuz olmalı, ‘kişilik sahibi biri’ olarak anılmalısınız. Şahsiyetli insan sağlamdır, çünkü donanımlıdır; kimsenin karşısında eğilip bükülmez, omurgalıdır. Birilerine yaranmak için insana yakışmayacak tavırlar içine girmez. Hayat her zaman adil değildir. Bazen hiç istenmediği halde hak, gasp edilebilir; maalesef hiç layık olmayan biri iş başına gelebilir. Şundan emin olun ki hak eden kişi, önünde sonunda hakkını elde eder. Bu yüzden haksızlık karşısında durmanız, susmamanız, bir iddia sahibi olmanız lazım. Bir makama geldiğinizde asıl önemli olanın, o makamdan güç almak değil; o makama güç katmak olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bazı insanlar vardır, geldiği makamla böbürlenir, afra tafra yapar, herkese yukarıdan bakmaya başlar. Bazıları da vardır, ne büyük sorumluluklar altında olduğunu bilir; o bilinçle işinin hakkını vermek için yoğun gayret sarf eder. Görev sorumluluğunun ağırlığını her zaman omuzlarınızda hissetmelisiniz. İnsanların bir sorununu çözdüğünüzde yaşadığınız mutluluğunun tarifi yoktur. Hangi makamda olursanız olun, göreviniz bittiğinde nasıl anılacağınız, insanlarda nasıl bir izlenim bıraktığınız önemlidir; çünkü hayat gibi, her şeyin bir sonu var. Hiçbir makam da insana baki değildir.”

“Hayatta gerçek dostlarınız olsun”, hocamızın öğrencilerimize verdiği bir diğer mesajdı: “Üniversite yıllarınızda gerçek dostluklar kurun. Sıkı dostlar, samimi arkadaşlar edinin. Öğrencilik yılları size bunun için fırsat verir. Şu anda çıkarsız dostluklar kurabilirsiniz; ama iş hayatında göreceksiniz ki size menfaat için yaklaşanlar olacaktır. Bunlar makam dostlarıdır. Görev süreniz dolduğunda, onlar da çil yavrusu gibi dağılırlar ve geride sadece gerçek dostlar kalır. Kendimden örnek vereyim: Her yeni görevimde gerçek dostlarım gelip beni kutladılar, ben fırsat bulur da arayabilirsem görüşebildik ancak. Oysa makam dostları beni hiç yalnız bırakmadılar, hep çevremde dolaştılar. Görev sürem dolunca yine gerçek dostlarım aradılar, ‘hayırlı olsun’ dileklerinde bulundular; ama makam dostları beni dışarıda gördüklerinde yol değiştirdiler. Hayat böyledir, yaşama becerisini ancak güçlü olursanız kazabilirsiniz. 

Dekanımız, eleştirel bakış açısı edinmenin önemini de şöyle vurguladı: “Hayatta eleştirel olmanız lazım. Burada olumsuz, yıkıcı eleştiriden değil; irdeleyici, yapıcı eleştiriden bahsediyorum. Eleştiri yapabilmek için de konuya hâkimiyet gerekir. Bir konuyu derinlemesine tartışabilecek bilgi birikiminiz olsun. Usulünce tartışmaktan korkmayın, bu tartışmalardan kalite doğar. Eleştirel yaklaşım sadece olaylara ve kişilere karşı olmaz. Özeleştiri yapabilmek de önemli bir erdemdir. Büyük İslam mütefekkiri Gazali der ki: ‘Çocuk doğduğunda kalbi çok parlak bir ayna gibidir, üzerinde hiç toz yoktur. O ayna yıllarla birlikte hafiften lekelenmeye başlar.’ Gazali tasavvufun bu lekeleri ortadan kaldıracağını söyler; ama o ayna hiç bir zaman eskisi gibi olmaz. Bizi lekeleyen şeylerden öz eleştiri yaparak kurtulmamız lazım. Bir konuda hatalıysak, haksızsak özür dileyebilmeliyiz. Özür, insanı küçülten bir ifade biçimi değildir; bilakis bir fazilettir, kişinin kendi farkındalığının ve kendine güveninin bir göstergesidir. 

Bilgiyi sorgulamanın özellikle gençler için çok önemli olduğuna değinen Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu, “15 Temmuz 2016 tarihine de gönderme yaptı: “Bir şeye inanmadan önce edindiğiniz bilgiyi sorgulayın. Her söyleneni hap gibi yutmayın. Bir davranışı, gerekçesini ve nasıl sonuçlanacağını bilmeden, düşünüp taşınmadan benimsemeyin. Bunun örneği olan “15 Temmuz Kalkışması, izahta zorlanılan bir olaydır. Garip görünümlü bir adam, insanları kendine öyle bir bağladı ki o kişilerin gözleri başka hiçbir şey görmez oldu ve o ne istediyse yaptılar. Bizim dinimizde birine körü körüne bağlanmak yoktur. Cenabı Allah Kuran’da ‘Bakmaz mısın?’, ‘Görmez misin?’, ‘Bilmez misin?’ diye insanı devamlı düşünmeye, tefekkür etmeye sevk eder. Aklını, benliğini, her şeyini birine teslim etmek büyük vebal gerektirir; ama maalesef insanımızda böyle bir meyil var. Bu eğilimi bilen bazı gruplar da inancı maddileştirerek temiz, inançlı vatandaşlarımızın duygularını sömürüyorlar; okunmuş su, terlik satarak menfaat sağlıyorlar. Bu sistemlerde şeffaflık yok. Ortada dönen maddiyat kayıt dışıdır, insanlar istismar edilmektedir. Birinin peşine takılarak ahiret kurtulmaz. Dikkatli olun, mecrasından sapmış söylemlerin peşinden gitmeyin. Dini sömürmeye çalışanlara karşı uyanık olmak ve dinin ruhunu, özünü anlamaya çalışmak lazım. Dinin çocukluktan itibaren şekil ve kalıplara sokulmadan, işin özüne sadık kalınarak anlatılması çok önem taşıyor. Cenabı Hak diyor ki: ‘Şüphesiz insan, yaptıklarının karşılığını bulacaktır.’ Ayrıca bu konuda şunu da söylemek isterim: Bilgiye ulaşmak bu kadar kolayken bu tür sapkınlıkların ortaya çıkması şaşırtıcı. İki şeyden kurtulmak gerekir: 1) Dini anlamda benliğini kimseye teslim etmeyeceksin. Bunun ağır vebali vardır. 2) Bir lider gelecek, ülkeyi düzeltecek diye beklemeyeceksin. Lider tek başına ne yapabilir? Herkes işinin hakkını verecek ki dürüst, dirayetli, liyakatli ve ehliyetli bir lider de gerektiği gibi işleri çekip çevirebilsin.

Hocamız bir öğrencimizden gelen ‘Akademik hayatı tavsiye eder misiniz?’ sorusunu ise şöyle cevapladı: “Akademik ortam ideal işlerden birisidir. Okuyorsunuz, okutuyorsunuz, yazıyorsunuz, eserlerinizle kalıcı oluyorsunuz; bir de size para veriyorlar. Akademik hayatın mayasında üretmek vardır ve üretkenlik, başarıyı getirdiğinden insana çok büyük bir haz verir. Bu mutluluk tatmini akademisyenlikte hiç tükenmez. Sonra bu işin emekliliği de kolaydır. Devamlı okumanız, yazmanız gerektiğinden üniversitede olduğu gibi, evinizde de kitaplarla dolu bir odanız vardır. Emeklilikte sadece bir oda değişikliği olur; üniversitedeki odanızdan evinizdeki odaya geçersiniz, çalışmalarınıza orada devam edersiniz. Her işin emekliliği bu kadar kolay değildir. Üniformalı işlerde, mesela askerlikte işten ayrıldıktan sonra zorlu bir süreç yaşanır. Muvazzafken herkes emrinizdedir, siz geçerken selam dururlar, saygıda kusur etmezler; ama ne zamanki emekli olur, üniformayı üzerinizden çıkarırsınız artık kimse sizin farkınıza varmaz. İşte bu durum birçok kişiyi psikolojik olarak olumsuz etkileyebiliyor.” 

Öğrencilerimiz, yoğun ilgi gösterdikleri derste dinden siyasete, bürokrasiden yaşam tarzına kadar birçok konuda sorular sordular. Prof. Dr. Mustafa Said Yazıcıoğlu hocamızın canlı, esprili anlatımıyla ve açık yüreklilikle verdiği cevaplardan tatmin olan ve dersten çok mutlu ayrılan gençlerimiz, günün anısı olarak hocamızla hatıra fotoğrafları da çektirdiler. 

Üniversite Ortak Dersleri Koordinatörlüğü